Rastgele bir gün, rastgele bir anda, rastgele bir yerden çıkışıyla yolda yürürken karşılaştığın ve kani olduğun düşünce; aylar boyunca ayakkabının altına yapışmış koca bir sakız etkilenimi yaratabilir ve belki de sen aylarca kusuru ayakkabıda zanneder ayakkabıda ararsın.
Bir bütünde birer parça olan şeyler tek başına birer bütün olup karşımıza çıkınca hüzün de geliyor bir parça. Ya da sonrakine alıştıktan sonra ilkini hatırlayınca. Defterden sayfanın kopması, ki ilk durumdaki işlevi şekil şemali veya içeriğiyle kalmaz hiç bir zaman, ya da kopan sayfanın defterini açıp bakmak…
Geceyi en ekonomik miktarda aydınlatan ışıkların ortasında, uysal görünümlü bir kedinin gözlerinin arkasında, sanki uçuşup toplaşan ağustos böceklerinin ortaya çıkardığı müdhiş stabil parlaklığa benzer bir parlaklıkla, aniden karşılaşmış gibi; bir korku düşüyor içime bazen dünyaya dair. En ayakları yere basanımızın, ayakları yok.
-Çünkü dalgalar artık erişemediği kumsalı da suluyor
***
-Kendimle yüzleştikçe üzülüyorum diye kendimle bu kadar zaman yüzleşmemiş olmama üzülüyorum..
Eğer kendi kendime konuşmazsam beni bir dinleyen olabileceğine -şimdi veya birgün- inancımı yitirmiş sayılırım. ama halka açık olarak kendi kendime konuştuğumdaysa samimiyetimden şüphe ediyorum.
Neye inanırsan o senin hakikatın olur. Ama hakikat tektir ve çok farklı yerlerden görülebilir, tutulabilir, algılanabilir.
Onu aramanın, bulmanın; işine gelmediği, zor geldiği her durum için dürüstlükten ayrılarak, kendini bir şeylere “inandır”ırsın. Sadece işine geldiğini düşündüğün bir şeyler seçip bunları kendi içinde işleme tabi tutar ve bunu kendinden bile gizlersin. Kolay olan budur. O zandasındır; ama bunu sürekliliğe sokmadıkça foyanın çıkacağını anlayarak, sürekli yapma ihtiyacı duydukça; kendini katlanan bir zorluğun içine soktuğunu, ve bunun seni içinde sürükleyecek olduğunu anlamazsın. Ya da görmezden gelirsin.
Halbuki aslında hem doğru hem kolay olan, azimle hakikatı aramak, anlamaya çalışmak, hakkın hakettiği yerde olduğunu kavramaktır.
(bi ara yazmışım, ne ara bilemedim.)
Beynim, kıvrımlarını haddinden fazla hissettirip yapı harcını duyumsatınca; boşluksuz, yani kurulmuş, boşluğuna düşemeyeceğimiz, boşluğunu kendine ait saymayacağımız bir dünyanın içine sokulduğumu hisseder gibi oluyorum. Sanki asla bir gaz bulutu, bir toz duman geçip gitmeyecekmiş gibi, sanki kılıç çekip çiçek çıkartmayacakmışım gibi. Önceden olan şeyler miydi bunlar? Olmadıysa da olabilecekmiş gibiydi.
(bi ara yazmışım, ne ara bilemedim.)
Wittgenstein diyordu sanırım: Bütün felsefe problemleri aslında dil problemi. Bunu bugün daha iyi anlıyorum. Mevcut bir probleme kavrama ya da anlama ulaşmak için; mevcut bir lisan ile çizilebilecek yollardan başka yolu denememek sorunu büyütüyor. Çözümü karmaşıklaştırıyor. Bu yüzden sağır ve dilsizlerin; öğrenme konusunda ortak bir mirastan faydalanmakta zorlandıkları için anlama vakıf olmakta daha güç bir alana sıkıştıklarını, ama daha güçlü vakıf olabileceklerini düşünüyorum.
”Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla ”
Edip Cansever
(Source: hastalikliruh, via mesumfanus-deactivated20120414)
Öyle veya böyle hakkınız olmadığı halde size inanmak ya da inanmış gibi yapmak zorunda bıraktınız, şimdi de sizi en az sizin kadar iyi kandırmak durumundayım. işte bundan bunalıyorum.